Bu ilaçlara dikkat

Bazı anksiyete ilaçlarının eroin gibi uyuşturucularla aynı etkiye sahip oldukları belirtildi.

Anksiyete için kullanılan benzodiazepinler bağımlılık yapabiliyor. Bilim adamlarının yaptığı yeni araştırmaya göre bu ilaçlar eroin ve esrar gibi beyinde etki yaratıyor.

İlaçlar beyindeki haz hormonu olan dopamini aktivite ediyor ve uyuşturucu ilaçlar da aynı etkiyi gösteriyor.

Nature dergisinde yayınlanan haberde bu buluşun gelecekte üretilecek benzodiazepinler’in bağımlılık yapmaması konusunda bir buluş olduğu savunuldu.

Araştırmada ayrıca dopamin seviyesi yüksek olan kişilerde bağımlılığa daha fazla rastlandığı görüldü.



1946-1964 yılları arasında doğanlar tehlikede

Kanser öyle bir hastalık ki; kimi zaman kendimize kimi zaman bir yakınımıza zarar vermekten kaçınmıyor. Tüm

Nilgün Yıldız yazıyor

dünyada büyük rakamlarla artmaya devam eden bu hastalık hakkında araştırmalar sürerken kanserde en önemli şeyin korunmak olduğunun da altı çiziliyor. İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Erkan Topuz da kanserden korunmada yaşam şeklinin ve besinlerin önemine değiniyor.

1946-1964 yılları arasında doğanlar büyük tehlikede

Çevresel faktörlerin kanser üzerinde gerçekten büyük etkisi var mı?

New York’ta 2003 yılında bir çalışma yapılmış bu çalışmada kimyasallarla çalışmayan normal insanlar seçilmiş ve bu kişilerin üzerinde hiç kimyasallara maruz olmasalar da 167 endüstriyel kimyasal ortaya çıkmış ve kanserle ilişkilendirilmiş 76 kimyasal bulunmuş.

Kadınların adet dönemini etkileyen erkeklerde sperm sayısını etkileyen kişi başına ortalama 58, doğum kusurları ve gelişme anormalliğiyle ilişkilendirilmiş 79 kimyasal bulunmuş. Yani normal adamda bile bütün bu kimyasalların hepsi mevcut. Oturduğumuz yerde bu kimyasalları alıyoruz.

Özellikle 1946-1964 arasında doğmuş ve şimdi orta yaşlarda olan geniş kitle yakında asal kanser dönemine ulaşacaklar. Esas kanser patlaması bu devrede olacak. Çünkü endüstri devrimi bu dönemde başlıyor. Bütün kimyasallar da ortalarda kol geziyor.

Prof. Dr. Erkan Topuz

SABAHTAN AKŞAMA KADAR NELERE MARUZ KALIYORUZ?

- Sabah kalkıyorsunuz mesela saati değil de radyolu saatini açıyorsun. Elektromanyetik saate maruz kalıyorsun, alarmını kapatıyorsun.
- Sentetik halıya basıyorsun. Bu halıda sayılamayacak kadar uçucu kimyasal var.
- Sıcak klorlanmış suyla yıkanıyorsun. Anti bakteriyel duş jeli içinde kanserojen triklozan var.
- Koltuk altı deodorantı sürüyorsun terlemeyi önlemek için fakat içinde kanserojenler var.
- Ruj sürüyorsun köpük katranı boyası alıyorsun.
- Ondan sonra kuru temizlemeden yeni alınmış, leke temizleyici ile işlem görmüş takımı giyiyorsun bu da kanserojen.
- Kahvaltı için teflon kaplı özellikle çizilmiş olan tavada yumurta yapıyorsun. Bir de bilemediğin bir yağ koyuyorsun ki bilmediğimiz yağlar zeytin yağı dışındakiler tartışılabilecek kanserojen yağlar. Kızartıcıda ekmek hafif yanıyor. Yanmış ekmek bile kanserojen.
-Musluktan akan yapılan kahveyi ısıtıyorsun kanserojen.
- Yoğun trafikte dizel partikülleri var. Yeni arabaya biniyorsun arabanın içindeki yapıştırıcılar kanserojen.
- Plastik şişelerden su içerek susuzluğunu gideriyorsun. İçinde BPA var.
- Akşam eve dönüyorsun kırmızı şarabını alıyorsun. Şarap tarım ilacı kalıntılarıyla dolu. Yani şarap da organik değil çünkü böcek ilacı sıkılıyor.
- Kokulu mum yakıp romantik bir gece olsun istiyorsun bunun içinde de da bir sürü kimyasal madde var.
- Çiftlikte yetiştirilmiş somon balığı alıyorsun. Çiftlikte yetiştirilmişler civa içeriyorlar.
- Organik olmayan büyük ihtimalle tarım ilacından arınmamış ıspanak, kereviz, patates çeşitli şeyleri yiyorsun fakat bunlar tarım ilaçlarıyla ilaçlanmış, dipleri böcek ilaçları sıkılmış gıdalar bunları biz yeşilde yiyoruz.

- Uyurken de kanserojenlere maruz kalıyorsunuz. Güzel yataklarımız var ya, plastik yataklar, kanserojen. Eğer bu pamuk olsa bile yüzde 18’i ancak organik pamuk. Pamukların da dibine hem böcek ilacı sıkılıyor. Hem tarım ilacı sıkılıyor. Bunun içinde yatıp uyuyorsun bir güzel. – Televizyon seyrediyorsun yakın mesafede durursan radyasyon alıyorsun, bilgisayarından radyasyon alıyorsun, cep telefonunu başının ucunda tutarsan radyasyon alıyorsun,

Her şey kanser yapıyorsa nasıl korunacağız?

Çaresi var mesela normal mum kullan. Sabah kalktığın zaman yer halısı kullanma. Vücudunu bebek şampuanı ya da zeytinyağlı sabunla yıka. Organik sebze ve meyve tüket.

Çocuk Aldırmak

Ailenin, çocukların, devletin mutluluğu bir plan çerçevesinde kurulmalıdır. Birinci planda doğum kontrolü gelir, ondan sonra da çocuk aldırmak yer alır. Bir grafiğin gösterdiği gibi daha önce çocuk aldırıldığında erken doğum veya düşük yapmak olasılığı çok artar.

Ayrıca birkaç kez çocuk aldırıldığında, istense bile bir daha çocuk sahibi olmama tehlikesi büyür. Onun için daha çocuk sahibi olmamış, hele o zamana kadar doğum kontrolünü hiç denememiş bir kadının çocuk aldırması, büyük akılsızlıktır.

Rahmin düşük yapmak için değil, gebelik için var olduğu hiç unutulmamalıdır. Çocuk aldırmak doğaya aykırıdır ve öyle kalacaktır.

Çocuk aldırmak için gerekli ameliyat körebe oyunu gibidir; bunun Japonya”da desteklenmesi ve çok pahalı olmayışı, ne yazık ki genç kadınların düşüncesizce sağlıklarını ve yaşamlarını tehlikeye atmalarını kolaylaştırmaktadır.

Günümüzde doğum kontrolü ve cinsel yaşam aynı anlama gelmelidir. Doğum kontrolü hakkında hiç bir şey bilmeyen kişi, akıllı olduğunu ileri süremez. Prezervatif (kaput) kullanmak ne aşağı görülmeli, ne de bundan tiksinti duyulmalıdır.

Zifaf Gecesi Seçimi

Eski Japonlar zifaf gecesini, gelinin adet kanamasından hemen sonraya ya da onun hemen gebe kalması isteniyorsa, yumurtlama günü civarına rastlatırlardı. O zaman kadının doğum makinesi şeklinde görülmesi doğal bir durumdu.

Fakat günümüzde, genç evliler yeni evliliklerinin tadını çıkarmak istiyorlarsa veya her ikisi birden çalışacaklarsa, zifaf gecesini bu günler içinden seçmek yanlıştır. Böyle önemli bir günün eski geleneklere bağlı kalınarak seçilmesi durumunda, ilk gebelik çoğunlukla çocuk aldırmakla son bulacaktır ve ne yazık ki, öyle olmaktadır. Eşlerin doğum kontrolü hakkında açık açık konuşması evliliğin ilk gecesinde, çok zor bir durumdur.

Ben, zifaf gecesini, beklenen adet kanamasından önceki son haftaya rastlatmanın en uygun zaman olacağı görüşündeyim. Eğer olanaklıysa genç kız evlenmeden önce bazal ısısını ölçmeli, yumurtlamanın zifaf gecesine kadar tamamlandığından emin olmalıdır. Aşağı yukarı bir hafta sonra genç evliler balayı seyahatinden dönecek ve büyük yaşantıya alışmış olacaktır.

Bu sıralarda kadında evliliğin ilk kanaması olacaktır. Böylece yeni evliler için bir değişiklik oluşacak, ellerine aile planlaması veya doğum kontrolünün önemi hakkında konuşma olanağı geçecektir.

Bu şekilde genç evlilerin ilk çocuklarına istemeden, sahip olmaları önlenecektir.

Birçok yeni evli, benim önerdiğim, zifaf gecesini seçmek yöntemini başarıyla uygulamıştır. Bir zamanlar eski tip anneler, geleneksel yönteme göre kızlarını evlendirmek isterdi; “kızımı temiz olduğu zaman evlendirmek istiyorum”, derlerdi. Buna göre, kanamanın bitiminden sonra kız temiz oluyordu. En büyük saçmalıktır bu. Yoksa ihtiyar anne, evlenen kadında bir daha adet kanaması olmayacağını mı düşünmektedir? Kızın kanamadan önce veya sonra evlenmesinin ne ayırdı var?

Önemli olan, olanaklı olduğu kadar uygun bir günün evlenme günü olarak seçilmesidir. Birçok durumda yeni evliler, kör inançları olan anne-babaların sözlerine kanmıştır. Bunun sonucu da, evlendikten hemen sonra bir çocuklarının dünyaya gelmesi olmuştur. Birçok durumda genç kadınlar bu durumda Japon kanunlarının izin verdiği, çocuk aldırmak olanağına başvurmaktadır.

Fakat gerek tıp açısından, gerekse psikolojik yönlerden, çocuk aldırmanın tehlikeleri ne kadar çok ihtar edilirse edilsin, gene de az şey söylenmiş demektir.

Erkeklerde Sertleşme Problemi

Erkelerde cinsel problem denildiği zaman akla ilk gelen gelen iktidarsızlık ya da diğer bir adıyla sertleşme problemidir.

Erkeklerde sertleşme sorunu, bireyin cinsel açıdan istekli olduğu halde, penisinin cinsel ilişkiye girecek yeterli sertliğe ulaşamama durumudur.
Bu sorunun temeli genellikle psikolojiktir ve yeterli cinsel ilişki performansı için gerekli penis sertleşmesi sağlanamaz.

Özellikle gençler ilk deneyimleri sırasında bulunduğu ortamın şartları nedeniyle cinsel organında, sertleşmemeyi sağlayamamışsa bu sorunun ömür boyu devam
edeceğini ve kendisinin cinsel ilişki açıdan sorunlu olduğunu düşünerek bu olayın ruh halini bozmasına sebep olmakta Gençlerde yaşanan bu ilk deneyim şoku toplum yapımızı
düşündüğümüzde ömür boyu sürecek bir sorun olarak tezahur edebiliyor. Cinsel problemlerini uzmanlara danışarak tabu yapmaktan çıkaran hastalar kısa sürede tedavi olabiliyorlar.

Sertleşme sorunu her ne kadar psikolojik temeli olsa da yüksek tansiyon, şeker hastalığı, prostat kanseri, yüksek kolesterol, damar sertliği, sigara kullanımı, omurilik hasarı, hormonal bozukluklar, aşırı alkol veya uyuşturucu kullanımı erkeklerin sertleşme problemi yaşamasına neden olabilir. Erkekler için cinsel ilişki performansını etkileyen önemli düşüncelerden biri de penis boyutudur.

Penisinin cinsel ilişki performansı için yeterli olmadığı düşünen kişiler doktor onayından geçmiş bitkisel temelli penis büyütücü haplarla bu durumdan kurtulabilir. Yurtdışında uzun bir süredir kullanılan penis büyütücü haplar, erkeğin cinsel organına pompalanan kan miktarını arttırarak penis büyütmeyi amaçlamaktadır. Bitkisel esaslı ürünleri kullanan kişiler, yaşadıkları cinsel ilişkilerden daha fazla haz almakta ve kendilerini sürekli dinç hissetmektedirler.

Astım her yaşta görülebilir

Türk Toraks Derneği Orta Karadeniz Şube Başkanı Doç. Dr. Serhat Fındık, kronik bir solunum hastalığı olan astımın ülke genelinde 4 milyon insanı etkilediğini söyledi. Hastalığın görülme sıklığının insanların yaşam ve çevre koşullarının değişmesine bağlı olarak artabildiğine dikkat çeken Doç. Dr. Fındık, her yaşta görülme riski bulunan hastalığın daha çok çocuk yaşlarda ortaya çıkabildiğini kaydetti.

Astım hastalığının özellikle çocuklar üzerindeki etkisinin seyrine ilişkin yapılan araştırmalara göre ergenlik dönemlerinde hastalığın yüzde 30 ile 80 arasında değişen oranlarla kendiliğinden düzelebildiğini aktaran Fındık, hastalığın bazen de yıllarca ara verebileceğini vurguladı.

Dünya’da 150 milyon astım hastasının bulunduğunu hatırlatan Doç. Dr. Serhat Fındık, “Türkiye’de 4 milyon kişiyi etkileyen astım, giderek artıyor. Hastalığın sürekli devam etmesi halinde tedavi yöntemleri uygulanarak kontrol altına alınması gerekiyor. Hastalığın kronik ve değişken özelliği astım hastalarının alışmasına neden olabilmektedir.” dedi.

En çok astım hastasının Karadeniz’de olduğunun tespit edildiğini bildiren Doç. Dr. Fındık, hastalığın tedavisinde kullanılacak her türlü ilacın bulunduğuna da değindi.

Tedavi yöntemlerinin belli olduğunu söyleyen Fındık, “Ancak, buna rağmen Türkiye’de astımlı hastaların yalnızca yüzde 1,25′inde bir yıl boyunca tam kontrol sağlanabilirken, bu oran Batı Avrupa’da yüzde 5,3′tür. Astım hastalarının yüzde 90′ı gündüz yakınma yaşamakta, yüzde 60′ı gece uyanmaktadır. Son bir yılda her dört hastadan biri hastaneye yatmış, yarısı acil başvuruda bulunmuştur. Astımlıların yüzde 80′i günlük yaşamının bu hastalıktan etkilendiğini belirtmekte ancak yüzde 43 gibi yüksek bir oranı iyimser bir algılama sonucu hastalığının kontrol altında olduğunu düşünmektedir. Erişkinlerde işgücü, çocuklarda okul devamlılığında azalmaya neden olan bu hastalık için başta hastalar olmak üzere hasta yakınları, hastane personeli ve eczacıların bilgilendirilmesi gerekmektedir.” ifadelerini kullandı.

Cihan

Türkiye’de 3 milyon diyabet hastası var

Her diyabetliyi kayıt altına alacak olan Sağlık Bakanlığı ulusal diyabet veri tabanı oluşturacak. Türkiye’de 3 milyon diyabet hastası bulunduğunu söyleyen Ulusal Diyabet Koordinatörü Doç. Dr. Serdar Güler, “Fakat bu buzdağının görünen kısmı. Bir bu kadar hasta da şeker hastalığına aday. Türkiye’de sağlık bütçesinin yüzde 12’si diyabet için harcanıyor.” dedi.

Güler, diyabet programının oluşturulması ile şeker hastalarının daha kaliteli hizmete, çok daha maliyetsiz olarak ulaşabileceğini aktardı. Ulusal Diyabet Koordinatörü ve Numune Hastanesi Endokrinoloji Klinik Şefi Doç. Dr. Serdar Güler, Cihan Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada 2009′da dünyada diyabetli nüfus sayısının 285 milyon olduğunu kaydetti. Bu sayının 2030′da tahminen 438 milyona ulaşacağını ifade eden Güler, bu artışta yanlış beslenme, hareketsiz yaşam gibi nedenlerin etkili olduğunu vurguladı.

Diyabetin vücuttaki tüm organları etkilediğine dikkat çeken Güler, “Şeker hastalığı kalp rahatsızlıkları ve inme riskini 2 ila 4 kat artırıyor. Bu hastalarında ayak problemleri sık görülebilir. Travma dışı sebepler dışında bir uzuv kesilmesine neden olan problemlerin yarısını şeker hastalığı teşkil ediyor. Yine körlüğe neden olan ilk üç hastalık içinde. Diyaliz ünitelerinde tedavi gören hastaların yaklaşık yarısı şeker hastaları.” diye konuştu.
Şekere bağlı yan hastalıkların tedavi ile azaltılabilen problemler olduğuna kaydeden Güler, “Hastalığın tedavisi ise ömür boyu sürüyor.” ifadesini kullandı.

Türkiye’de yaklaşık 3 milyon diyabet hastası bulunduğunu kaydeden Güler, “Fakat bu buzdağının görünen kısmı. Bir bu kadar hasta da şeker hastalığına aday. Bunlar tam şeker hastası değil ama tam normal de değil. İkisi arasında bir grup. Açlık kan şekeri ve tokluk kan şekeri normal olmayan bu risk grubundaki kişilerde, hastalığa yakalanma riski yüzde 15 ila 50 arasında değişiyor.” şeklinde konuştu. Güler, Türkiye’de sağlık bütçesinin yüzde 12’sinin diyabet için harcandığına dikkat çekti.

DİYABETLİLER MERCEK ALTINA ALINARAK, MEVCUT DURUM SAPTANACAK

Sağlık Bakanlığı’nın gelecek hafta düzenleyeceği 6 günlük çalıştay ile diyabete yönelik bilimsel verilerin toplanacağını aktaran Güler, şunları söyledi: “Türkiye’deki diyabetliler mercek altına alınarak mevcut durum saptanacak, öneriler getirilecek. Bakanlık bu öneriler doğrultusunda politika geliştirecek. Oluşturulacak yol haritasında diyabete yakalanma riski bulunan kişilerin hastalıktan korunmasına yönelik bilinçlendirme politikaları geliştirilecek. Diyabete yakalanma riski bulunan kişilerin azaltılması lazım. Bunun için de yaşam tarzı değişikliği (hareketli bir yaşam gibi) oluşturulmalı. Bu da ciddi bir eğitim ile sağlanabilir.” Diyabet hastalarında beslenmenin de son derece önem taşıdığının altını çizen Güler, “Bu yüzden diyetisyenlerin ülke genelindeki dağılımının yerinde olması ve ulaşımın kolaylaşması lazım. Bu yönde politikalar geliştirilecek.” açıklamasını yaptı.

ULUSAL DİYABET VERİ TABANI OLUŞTURULACAK

Diyabet tedavisinde birinci, ikinci ve üçüncü basamak sağlık kurumları arasındaki koordinasyonun önemine dikkat çeken Güler, şöyle devam etti: “Hasta istediği yere rahatça gidebiliyor, bir başka yerden haberi olmayabiliyor. İşi rahatça birinci basamakta hallolabilecek bir hasta tutup üçüncü basamağa gidiyor. Çok ciddi sıkıntıları olan biri de birinci basamakta olabiliyor. Arkadaşlarımız, uygun yerlere tedavi etmek için uğraşıyorlar ama net çizgi çizilmiş değil. Birinci basamakta iken oradaki doktorun, hastanın nereye, ne zaman, hangi saat, hangi doktora gidileceğini belirtilmesi lazım. Biz buna ulaşmak istiyoruz. Bütün bunları yaparken bir veri akışına ihtiyacımız var. Her hasta kayıt altına alınacak. Bizim bugün şu kadar göz problemli şeker hastamız vardı. Bunları yaptık ama yarın bu sayı ne oldu? Tedavinin etkinliğini ve verimliğini gözetmek için bunları de hesap etmemiz lazım. Ulusal bir diyabet veri tabanı oluşturulmasını planlıyoruz. Her hastalığı kayıt altına alıp, tedavilerinin ve sağlık hizmetlerini ulaşımını rahatlatmak istiyoruz.”
Güler, diyabet programının oluşturulması ile hastaların çok daha kaliteli hizmetlere çok daha maliyetsiz ve etkin olarak ulaşabileceğini söyledi.
Ulusal Diyabet Programı’nın 2010 yılı içinde tamamlanması öngörülüyor.

Cihan

Grip ve nezle arasındaki farklar

Üç yaşına kadar olan çocukların sıklıkla karşılaştıkları ve annelerin nezle mi grip mi diye ikilemde kaldıkları bu durumda Parents dergisinde yer alan habere göre; bilmeniz gerekenler…

NEZLE
Yakalanma oranı:Yüzde 99. Küçük çocuklar her yıl üç ile 10 kez nezle olurlar.

Belirtileri:Burun akması, burun tıkanıklığı, hapşırmak, öksürük, ağrıyan boğaz, baş ağrısı ve orta ateş.

Bulaşıcı mı? Evet, beş gün boyunca buluşabilir.

Ne yapmalı? Çocuğunuz sık sık sıvı tüketmeli ve bolca dinlenmeli.Soğuk buhar cihazlarından kullanabilirsiniz. İçeriğinde ibuprofen ya da asetaminofen bulunan ilaçlar kullanırsanız, ateşi azalır ve burun tıkanıklığına iyi gelir.

Bilmeniz gereken: Mikroplar oyuncakların üzerinde, kapı tokmaklarında ve diğer yüzeylerde iki gün boyunca kalır. 200′den fazla gribe neden olan virüs bulunuyor. Bu da demek oluyor ki, çocuğunuz her seferinde farklı bir mikrop türünden nezle oluyor. Fakat, gözleri ve burnuyla oynamamasını, sık sık da elini yıkaması gerektiğini öğretirseniz onu bu mikroplardan koruyabilirsiniz.

GRİP
Yakalanma oranı:
Her yıl çocukların grip olma ihtimali yüzde 40.

Belirtileri: Yüksek ateş, vücut ağrıları, üşümek, öksürük, burun akması.

Bulaşıcı mı? Evet, çocuğunuz bu hastalığı iki hafta boyunca bulaştırabilir.

Ne yapmalı? En iyi tedavi yolu önlem almaktır. Her sonbaharda grip aşısı olmasına özen gösterin. Virüs ilk 48 saat içinde teşhis edilirse ve çocuğunuz en az bir yasındaysa doktor ona Tamiflu verecektir. Bu da semptomların azalmasına yarayacak. Normal bir nezlede yapmanız gerekenleri de yapabilirsiniz.

Bilmeniz gereken: Grip aşıları çocuğunuzu tamamen koruyamaz çünkü her kış yeni virüsler ortaya çıkıyor, yine de yaptırmakta fayda var.

Terlemek sorun olmaktan çıkıyor

Adıyaman Devlet Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Atilla Özenoğlu, terlemelerin kader olmaktan uzaklaştığını ve tedavisinin mümkün olduğunu söyledi.

Adıyaman Devlet Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Atilla Özenoğlu, terlemelerin cerrahi olarak tedavi edilebildiğini söyledi. Özenoğlu, “Yüzdeki terleme yüzde 90-95, koltukaltı terlemesi yüzde 85-90, el terlemesi yüzde 95-98, ayak terlemesi ise yüzde 64 oranında azalmaktadır. Ayrıca yüz kızarması da yüzde 80-85 oranda başarı ile tedavi edilebilmektedir. Böylece kişilerin kendine güveni, iş ve sosyal hayattaki başarıları artmaktadır” dedi.

Terleme rahatsızlığına toplumda çok az bir olasılıkla rastlandığına dikkat çeken Op. Dr. Özenoğlu,”Sinir sisteminin, sempatik sinir adı verilen bölümünün aşırı fonksiyon görmesi sonucu yüzde, koltuk altlarında, ellerde ve ayaklarda aşırı terleme olur. Bu da insan yaşamı olumsuz etkiler. Medikal tedaviler uygulanmakla birlikte etkilerinin kısa süreli olması, tekrarlayan tedavi seansları, bazı yöntemlerin ağrılı ve pahalı olması (botoks gibi), hasta için zahmetli olmasının yanı sıra kesin çözüme ulaştırmamaktadır” diye konuştu.

Büyük şehirlerdeki özel hastanelerde bu tedavinin yüksek ödemeye karşılık yapıldığını kaydeden Özenoğlu, Adıyaman Devlet Hastanesine bu tedavi için başvuruda bulunan hiç kimsenden ücret talep edilmediğini dile getirdi. Yapılan işlemin fıtrata aykırı olmadığını da vurgulayan Özenoğlu, “Terlemek toksinlerin atılması açısından son derecede önem taşımaktadır, bu sebeple yaptığım işlemle terlemeyi tamamen kesmiyor, sadece terlemenin akış yönünü değiştiriyorum. Bir diğer deyişle yüzü fazla terleyen hastanın
yüz terlemesi geçerken bacak ya da göbek etrafında bir miktar terleme artışı olmakta, bu durum hem fıtratı bozmamakta hem de şahsın sosyal fobisini yenmesinde yüzde 100 yardımcı olmaktadır” şeklinde konuştu.

En kesin ve kalıcı tedavi yönteminin cerrahi yolla sinirin kesilmesi anlamına gelen ’sempatikotomi’ olduğunu ifade eden Özenoğlu, cerrahi tedavinin günümüzde endoskopik olarak kolaylıkla ve sorunsuz bir şekilde halledilebildiğini belirtti. Özenoğlu, genel anestezi altında koltuk altından 1-2 santimetrelik giriş deliğinden hastanın şikayetlerine göre terlemeye yol açan sempatik sinirlerin kesildiğinin altını çizdi.

İstatistiki değer olarak civar ilçelerle birlikte Adıyaman genelinde yaklaşık 3000 kadar potansiyel terleme hastası olduğunu ifade eden Özenoğlu, özellikle bu hastaların ilkbahar ve yaz aylarında başvuru patlaması yapacağını iddia etti. Her terleyen kişinin sempatikotomi adayı olamayacağı, bunun için bir takım laboratuar testlerinden geçmesi gerektiğini vurgulayan Özenoğlu, açıklamasına şöyle devam etti:

“Altta hiçbir sistemik hastalığın yatmadığı saptanan kişiler sempatikotomi için uygun adaydır. Belirgin bir yaş sınırı olmamakla birlikte 15-35 yaş arası esas hedef kitledir. 18 yaş altı hasta grubunun mutlaka velisi ile birlikte başvurması gerekmektedir.

İHA

Şeker hastalığının belirtilerine dikkat

Ağız kuruması, sık idrara çıkma, çok acıkma gibi belirtileri herkes bilse de neredeyse hiçbirimiz gece terlemelerinin, vajinal kaşıntının şeker hastalığı işareti olabileceğini bilmiyor. Endokrinoloji ve Metabolizma Uzmanı Prof. Dr. Metin Özata, bu hastalığın az bilinen belirtilerine dikkat çekiyor.

ÜLKEMİZDE her 100 kişiden 10 -12’sinde şeker hastalığı görülüyor. Yine her 3 kişiden birinde “gizli şeker” bulunuyor. Konunun en korkutucu yönü, her 3 şeker hastasından birinin bu hastalığa sahip olduğunu bilmeden yaşıyor
olması. Oysa yapılan bilimsel çalışmalar; yeni teşhis edilen şeker hastalarının yüzde 50’sinde göz, böbrek, kalp ve sinir gibi organlarda hasar olduğunu gösteriyor.

GELİŞİMİ ENGELLENMELİ
Şeker hastalığıyla ilgili en önemli noktanın hastalığın gelişiminin engellenmesi olduğu belirtiliyor. Bunun için de sağlıklı beslenme, egzersiz
ve düzenli kontroller gerekiyor. Prof. Dr.Metin Özata, “Yapılan bilimsel çalışmalar; eğitimli ve bilinçli hastalarda şeker hastalığının yol açtığı organ hasarlarının daha az olduğunu gösteriyor” diyor ve tüm belirtileri iyi değerlendirmemiz gerektiğini söylüyor. Çok su içme, ağız kuruması, sık idrara çıkma, çok acıkma, çok yemek yemeye rağmen zayıflama ve halsizlik gibi şeker hastalığının en bilinen belirtilerini sıralayan Prof. Dr.Metin Özata, bunun
yanında az bilinen diğer belirtilerin, hastalığı teşhis etmedeki önemini vurguluyor.

ŞEKER HASTALIĞI NEDİR?
ŞEKER (diyabet) vücudun şeker yakmasında ortaya çıkan bozukluğun neden
olduğu bir hastalıktır. Pankreasın ürettiği ensülin yetersizliği veya etkisizliğinden kaynaklanır. Kandaki şekerin normal değerlerin üstünde çıkması durumunda zehir etkisi meydana gelir ve vücudun tümhücreleri bu
nedenle zarar görür.

Açlığa tahammülsüzlük ‘gizli şeker’ işareti
AÇLIĞA dayanamayan, sık acıkan, açlık atakları yaşayan, hızlı kilo alan ve bu kiloları veremeyen kişilerde “gizli şeker” olasılığını düşünmek gerekiyor.
Bu sorun, kişide genetik olarak bulunan “ensülin hormon bozukluğundan” kaynaklanıyor

Bu belirtileri ihmal etmeye gelmez
Vajinal kaşıntı: Ailesinde şeker hastalığı olan, kilo fazlası bulunan, acıkma
atakları ortaya çıkan ve hızlı kilo alan kişilere, şeker hastalığı veya gizli şeker
yönünden tetkik yaptırmak gerekiyor. Çünkü vajinal kaşıntının nedenlerinden birinin de şeker hastalığı olduğu belirtiliyor.

Gece terlemeleri: Şeker düşüklüğü olarak adlandırılan hipoglisemi durumu ve şeker hastalığı bu hastalığa sahip kişilerde gece terlemesine neden oluyor.

Göbek çevresinde yağlanma: Özellikle göbek çevresinde meydana gelen
yağlanma ile ensülin direnci ve gizli şekeri olanlarda sık karşılaşılıyor.

Yemeklerden sonra uyku basması: Bu durumun nedenlerinden birinin de
kandaki şeker değişiklikleri olduğu belirtiliyor.

Cildin kuru ve kaşıntılı olması
Horlama
Sinirlilik
El ayalarında ve ayak altlarında yanma
İri bebek doğurma
Yaraların geç iyileşmesi
Açlık kan şekerinin 90 mg/dl üzerinde olması
Görmede bulanıklık
Halsizlik, yorgunluk ve bitkinlik hissi

GAZETE HABERTÜRK- Ceyda ERENOĞLU

hudisa resimleri